Sakın Oraya Gitme: Herkesin gideceği bir yer var – İlerihaber

🗓 17 Kasım 2016
➡️ Ebru Aydın / İlerihaber

Yekta Kopan’ın alışkın olduğumuz gündelik hayatımızdaki küçük ayrıntıları hatta belki de sadece kendimizin fark ettiğimizi düşündüğümüz o ayrıntıları bu öykülerinde de bulacaksınız. Sizi şaşırtmayacak, sizi hayal kırıklığına uğratmayacak, size “sakın oraya gitme” demeyecek… Bilakis sokağa çıkmaya, güvenmeye, inanmaya, fikirlerini söylemeye, yazmaya cesaret edemeden bir uyarı mahiyetinde kullandığımız bu cümleyle birbirimizi korumaya, kollamaya çalıştığımız bugünlerde bu korkumuz üzerinde düşünmemiz gerektiğini göstermek istiyor bize.

Yekta Kopan on iki öyküden oluşan yeni kitabı Sakın Oraya Gitme’yle kişisel iktidarı ve “iktidarı”, özgürlük alanlarımızı ve “özgürlüğü” görünür kılmayı başarıyor. Her zaman yaptığı gibi bunu bazen iki cümleye sıkıştırıyor bazen de bir tek ifadeyle anlatıyor. Okur bu küçük ayrıntılarla kocaman bir bütünün parçası oluyor o içtenliğin içinde.

Aile ilişkilerine, akrabalık bağına, kutsal aile kurumunun dokunulmazlığına “dokunuyor” yazar. Aslında daha önceki kitaplarında da gördüğümüz bu “sorunlu bağ”a şiddetle veya öfkeyle değil, çoğu zaman içsel bir anlatımla yaklaşıyor. Belki ancak kitap bittikten sonra durup düşününce fark edebileceğiniz bu ince eleştiriyi eğer görmek isterseniz ya da bakmaya cesaret ederseniz veriyor size yazar. Çünkü Yekta Kopan bu sorgulamayı en cesur haliyle sunmayı hedefliyor belli ki. Kitabın ilk öyküsü olan “Samodey”de bu bağ ve eleştiriyle karşılaşıyorsunuz, hem de oldukça sert ve duygusal bir şekilde. Adeta anneye yazılmış bir itiraf mektubu niteliğindeki öyküde yazar, bir nevi oğul karakterinin içine attığı acıları, hiç kurulamamış o “kutsal bağ”ın eleştirisini aktarıyor okura… Belki biraz da acıtarak.

“Evlatlarını toprağa vermiş bütün anaların intikamını almak istercesine, hafızasını gömmüş bir yabancısın artık. Neden yaptın bunu bana?” (“Samodey”, s. 18)

Sadece aile bireyleri arasındaki bağı sorgulamıyor Yekta Kopan. Hemen hemen tüm öykülerin temeli “insan”. İnsanın içselliği, insan ilişkileri, insanların birbirleriyle kurdukları ilişkilerin altında yatanlar, su yüzüne çıkanla suyun altında kalanların uçurumları. Bu nedenle sorgulanan bağı sadece kutsal aile bağı olarak tanımlarsak öyküleri de sınırlandırmış oluruz; çünkü göreceksiniz ki arkadaş ilişkilerinin de (dostluk, can yoldaşlık) samimiyet ve gerçeklik boyutu sorgulanıyor. Kaybedilen, kaybettirilen, unutulan ya da unutturulmaya çalışılan arkadaşlıkların değeri anlatılıyor.

“Hücre”… Ne kadar alışkın olduğumuz karanlık bir sözcük. Görsel ve içsel boyutuyla kişisel hücrelerimizin içinden sesleniyor yazar. Hücrenin maddi karanlığını kişiselleştiriyor da aslında; çünkü insan ne kadar yalnız ve ne kadar da gerçek… Bazen büyük bazen küçük hücrelerimizde kendimizi kandırmamız ne kadar da tanıdık . Yekta Kopan “Cesur Geyikler” öyküsünde insanın bir türlü peşini bırakmayan o sinsi rüzgârın anlamını göstermek istiyor belki de. İşkencenin nasıl da insanın kendi kendine yaptığı manevi bir karanlık olduğunu…

“En çok zamanı konuşuyorduk hücrede. ‘Zaman kavramını yitirirseniz çözülme başlar,’ derlerdi dışarıda. Sizi işkenceye çektiklerinde insanlığa dair her şeyinizi yitireceksiniz. Sıçtığınız bokun bile sizinle ilgisi kalmayacak. Ama zaman kavramını yitirdiniz mi bitersiniz. Kurdun kuşun, çiçeğin böceğin bile geceyle gündüzü ayırt ettiği dünyada, zamanı bilemez hale gelirseniz çeneniz açılır.” ( “Cesur Geyikler” s.26-27)

Sakın Oraya Gitme bir korku imparatorluğunun içinde kaybolmuş, kaybolmaya yüz tutmuş olaylar, ilişkiler örgüsü. Kitabın adı da buradan geliyor esasında. Sokağa çıkmaya, güvenmeye, inanmaya, fikirlerini söylemeye, yazmaya cesaret edemeden bir uyarı mahiyetinde kullandığımız bu cümleyle birbirimizi korumaya, kollamaya çalıştığımız bugünlerde bu korkumuz üzerinde düşünmemiz gerektiğini göstermek istiyor bize.

“İki büklüm olan Diktatör’e baktı. Patronuna. İnandığı adama. Şehrin en büyük meydanında onu hayranlıkla seyrettiği geceyi düşündü. “Biz,” demişti Diktatör. O “biz” dedikçe nasıl da heyecanlandığını hatırladı. Bütün akrabalarının yaşadığı köyün bombalanma kararının verildiği gece geldi aklına. O gece de tabakları topluyordu. Yağlı et artıklarından kan süzülen tabakları.” (“Katil Uşak”, s. 41)

Yekta Kopan’ın alışkın olduğumuz gündelik hayatımızdaki küçük ayrıntıları hatta belki de sadece kendimizin fark ettiğimizi düşündüğümüz o ayrıntıları bu öykülerinde de bulacaksınız. Sizi şaşırtmayacak, sizi hayal kırıklığına uğratmayacak, size “sakın oraya gitme” demeyecek…